foto1
Belge form dökümanlar evrak
foto1
Windows word excel powerpoint access frontpage ms paint
foto1
Soru bankası tüm sınıflar branşlar için sorular bilgisayar testleri
foto1
Eba zümre plan hem zümre ve planları
foto1
Açıklamalı atasözleri ve deyimler biyografiler il il Anadolu efsanleri
Atama sorgu zümre eba sivil savunma öğretmen ders kitapları hem gorev dağılımı öğretmen nobet çizelgesi çevre formu çalışma programı arşiv açık öğretim osym teog yök duyuru trafik işaretleri sözler bilmeceler deprem beynimiz çocuğa dini bilgiler sorular cevaplar verimli ders çalışma burs verenler üniversiteler güvengen davranış meb yüz eser sınav soru cevap amerikanın keşfi soykırım Türk tarihi devletleri eğitim motivasyon videoları word excel point mspaint wordart program yazılım donanım skype ascii dos outlook internet frontpage .Read More...

Bizim Okul

İdareci öğretmen ve öğrencilere yönelik bir eğitim sitesi

.

...

Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

KARACAOĞLAN

KARACAOĞLAN1606–1689 Edebiyat XVll arasında yaşamış olduğu sanılır. Doğum yeri ise belli değildir. Muhtelif rivayetler vardır.1.Bahça kazasının farasak köyünde doğmuştur.2-Kozan'a bağlı Feke kazasının Gökçe köyünde doğmuştur.3-Barak Türkmenleri de Karacaoğlan'ı kendilerinden sayarlar. Kilis’in Musa Beyli nahiyesinde bulunan Çavuşlu Türkmenleri de onu kendilerinden  sayar ve Musabeyli'nin  Zobular köyünde doğduğunu söylerler.

Esmi Han ve Kara Kız'la olan aşk maceraları istisna edilirse menkıbelerle ilgili olarak hakkında fazla bilgimiz yoktur.

Şiirlerine dayanılarak pek çok yeri gezip dolaştığı anlaşılıyor. Aydın, Niğde  ,Bor, Tokat, Ankara, Kayseri, Konya, Karaman, Halep, Adana, Diyarbakır, Mardin, Mısır, Mama, Trablus, Yunan'dan ve Avusturya  savaşlarından bahsettiğine bakılırsa Rumeli'de de bulunmuş olmalıdır.

Şöhreti XVll asırda şöhreti kazandığı eldeki belgelerden anlaşılıyor. XVlll-XlX asırlarda yazılmış mecmualarda onun şiirlerine de rastlanır. Âşık Ömer onu "Modası geçmiş, kıymetten düşmüş" gibi gösterilir. Ama Türkmen aşiretleri arasında şöhreti her zaman artmıştır.

Âşık Ömer, Âşık Cevheri, Âşık Hasan, Âşık İsmail, gibi şairler ana nazireler yazmışlardır. Doğu Anadolu'da Azerbaycan’da bazı mecmualarda da şiirlerine rastlanır. Kurum'da ise Esmi Han mensubundan bahsedilir.

Onun şöhreti Güney'de ,Türkmen aşiretleri arasında korunmuştur.

Eseri şahsiyeti. Halk ağzından 383 şiiri derlenmiştir. Başkalarına ait şiirlerin Karacaoğlan'a maledilmesi doğal ve psikolojik bir durumdur.

Karacaoğlan  "Milli ananeleriyle baş başa yaşayan bir köy bir aşiret şairi bir halk şairidir. Mecazlarının bütün unsurlarını muhitten ve tabiattan alır. “Gönlü güzellere medaptır.Gönlünü bazan yüksek uçan kuşlara ,bazan dumanlı tepelerden akan coşkun ve gürültülü sellere ,bazen de her çiçekten bal alan arıya benzetir.

KAŞGARLI MAHMUTKAŞGARLI MAHMUT ( 1008 – 1105 )

Kaşgarlı Mahmut; Divan-ü Lügat-it-Türk isimli, dünyaca bilinen eserin yazarıdır. Tam adı: Mahmut bin Hüseyin bin Muhammed’dir. Karahanlı soyundan asil bir ailenin ferdi olan Muhammed bin Hüseyin’in oğludur. Babası, Barsgan şehrinde yaşamakta iken, bilinmeyen bir sebeple Kaşgar şehrine gelip yerleşmişti. O dönemde Kaşgar, önemli bir ilim ve kültür merkezi idi. Günümüzde, Çinliler’ in işgali altında zulüm gören ve kadim bir Türk Yurdu olan Doğu Türkistan sınırları içerisindedir. Kaşgarlı Mahmut, 1008 yılında Kaşgar’da dünyaya geldi. Hamidiye ve Saç Medreselerinde eğitim gördü. Dönemin bütün klâsik ilimlerini tahsil etti. Arapça ve Farsça öğrendi. 1057’de Kaşgar’dan ayrılarak Bağdat’a yerleşti. 15 yıl boyunca Türklerin yaşadığı bütün illeri, şehirleri, obaları, dağları ve çölleri dolaştı. Bu geziler inceleme amaçlı idi. Türker’in örf ve âdetlerini mahallinde araştırdı. Gezileri sırasında, ana dili Türkçe’nin Hâkaniye, Oğuz, Kıpçak, Argu, Çiğil, Kepenek şivelerini de öğrendi. Sonradan anlaşıldığına göre, o büyük eserine malzeme hazırlıyormuş.

Ünlü eserini 1072 yılında Bağdat’ta yazmaya başladı. 12 Şubat 1074 tarihinde tamamladı. Eserin tamamlanmasından sonraki iki yıl içerisinde dört defa baştan sona gözden geçirerek 1076 ‘da son şeklini verdi. 1077 yılında, Abbasi Halifesi Muktedî-Biemrillah’ın oğlu Ebü’l-Kasım Abdullah’a teslim etti.

Bağdat’ta bulunduğu sırada, sohbetleri ile de hizmet verdi. Türk dili ve kültürünü Arap dünyasına tanıttı. O, çağının diğer âlimleri olan İbn-i Fadlan, Gerdîzî, Tâhir Merzevî, Muhammed Avfî ve Beyhakî gibi isimler arasında önemli bir makama sahip oldu. Mensubu bulunduğu Türk Milleti’nin sosyal, içtimâî ve kültür hayatını, İslâm Âlemi’ne tanıttı. Müslümanlığı kabul eden ilk Türk Ülkesi Karahanlılar Devleti’nin bir ferdi olması sebebiyle kendisine çok önem veriliyordu. Karahanlı Devleti’nde, resmî dil Türkçe idi. O, devletinin resmî politikasını yurt dışında tanıtan bir kültür elçisiydi. Türk milletinin yüksek cevherini benliğinde özümsemiş ve yaygınlaşması için gayretle çalışmıştı. Bu özellikleri sebebiyle Kaşgarlı Mahmut’u ilk Türkçü – Türk Milliyetçisi olarak kabul etmek, hatalı bir değerlendirme olmaz.

Türk dili ve kültürü, İslâm Âlemi’ne onun aracılığı ile tanıtıldı. Türkçe’nin kullanım alanını genişleten iki âlimden biri Kaşgarlı Mahmut, diğeri Karahanlı Devleti’nin bir başka mensubu, ikinci bir kültür abidesi olan Yusuf Has Hacib’tir. Kaşgarlı Mahmut; Divan-ü Lügat-it-Türk isimli, Yusuf Has Hacib ise Kutadgu Bilig adlı eseri ile Türk dil birliğinin temelini attılar. O temel, asırları aşıp günümüze ulaştı. Batı ucunu Adriyatik Denizi’ne kadar uzatabileceğimiz İpek Yolu boyunca ve çevresinde seyahat eden bir Türk, tercümana ihtiyaç hissetmeden meramını ana dili ile anlatabilir. Bu olgu, Kaşgarlı Mahmut ile Yusuf Has Hacib’in, büyük Türk Milleti’ne armağanıdır.

Kaşgarlı Mahmut, yalnızca bir dil uzmanı (filolog) değildir. Aynı zamanda bir halk kültürü araştırmacısı ve harita uzmanıdır. Sayısı 24 olan Türk Boyları’nı en sağlıklı biçimde tasnif eden, damgalarını belirleyen ve günümüzde de bu konuda yararlandığımız bilgileri ilk defa derleyen de O’dur. Kaşgarlı Mahmut olmasa idi, Türk illerinin ve boylarının şiveleri hakkında bu gün elimizde hiçbir kaynak olmayacak, köklerimizle ilişki kuramayacaktık. Fikirleri her asırda canlı kalmış, geçmişimizi olduğu kadar geleceğimizi de aydınlatmıştır. O’nu, dilcilik ilminin ilk diyalektolojisti olarak kabul etmek, bir kadirşinaslık borcudur.

Kaşgarlı Mahmut, 1080 yılında Kaşgar’a döndü. O artık, ülkesinin önde gelen bir ilim adamı idi. Adına izafeten, Mahmudiye Medresesi denilen binada dersler vermeye başladı. Binlerce öğrenci yetiştirdi.

Kaşgarlı Mahmud’un, Kitabu Cevahirü’n – Nahv fi Lügat-it-Türkî (Türk Dili’nin Nahiv (*) Cevherleri) adlı bir eser daha kaleme aldığı biliniyor. Nerede-nasıl kaybolduğu belirlenemeyen bu eser, günümüze ulaşmamıştır.

Kaşgarlı Mahmut, 1105 yılında, 97 yaşında iken fâni hayata veda etti. Aziz naaşı; ders verdiği Mahmudiye Medresesi’nde toprağa verildi. Burası, Kaşgar şehrine 30 kilometre uzaklıkta, etrafı kavak, çınar ve söğüt ağaçlarıyla çevrili bir tepedir. Ölümünden sonra öğrencileri tarafından inşa edilen türbe, günümüze kadar dört defa yenilendi.

Türbede, Kaşgarlı Mahmud’un sandukasının bulunduğu bir oda, Kur’an-ı Kerim okumak için bir salon ve müze bölümü bulunuyor. Müzede değerli âlimin kitap ve makaleleri, el yazması ve basma Kur’an-ı Kerim’ler ile bazı eşyaları var. Müzenin duvarında, Doğu Türkistanlı bir ressam tarafından büyük boyda yapılmış, Kaşgarlı Mahmut’u çalışırken gösteren temsilî bir resim yer alıyor. Müzede ayrıca Uygurların Budizm inancını yaşadıkları dönemlere ait eşyalar göze çarpıyor. Bu eşyaların, arkeolojik kazılarda elde edildiği belirtiliyor. Karahanlılar dönemine ait çeşitli madenî para ve süs eşyaları, müzede sergilenen malzemeler arasında dikkat çekiyor. Türbenin iç ve dış duvarları ile oda ve salonların tavanları, Uygur sanatının süsleme unsurlarıyla bezenmiş. Süslemeler, ahşap tavanda eşsiz bir ihtişam oluşturuyor.

Türkoloji’nin ilk ve en büyük âliminin türbesi, yalnızca Türklerin değil, Türk Kültürü’nün de düşmanı olan Çinliler tarafından son yıllarda önemli ölçüde tahrip edilmiştir.

Divan-ü LUGATİ’T-TÜRK

Kaşgarlı Mahmud’un ünlü eserinin tam adı: Kitabu Divan-ü Lügat-it-Türk’tür. Araplara Türkçeyi öğretmek ve Türkçe’nin Arapça kadar zengin bir dil olduğunu göstermek amacıyla yazılmıştır. Kitap için çok kısa bir tanım yapmak gerekirse; Ansiklopedik Sözlük denilmesi uygun olur. Orijinalinin nerede olduğu bilinmiyor. Bu gün elimizde bulunan Şamlı Mehmet bin Ebu Bekir’in, 1266 yılında kopya ettiği bir nüshası vardır. Bu nüsha, İstanbul Fatih’teki Millet Kütüphanesi’ndedir. Türk Dil Kurumu tarafından 1941’de, Kültür Bakanlığı tarafından 1990’da tıpkıbasımı yapılmıştır.

Eser ilk defa Kilisli Rıfat Bilge denetiminde 1915 – 1917 yılları arasında tercüme edildi. Üç cilt olarak basılması düşünüldü ise de, düşünce gerçekleşmedi. Beşim Atalay’ın tercüme ettiği kitap, 4 cilt halinde 1939 – 1943 yılları arasında birinci, 1985 – 1986 yılları arasında ikinci defa basıldı. Arapça olarak da yayınlandı.

Divan-ü Lügat-it-Türk; bir sözlük olmakla birlikte, Türk Milleti’nin yüceliğini de anlatan bir abide eserdir. Sekiz bölümden oluşur. Bölümler ve sıralamalar Arap alfabesindeki harflere göredir. Kitapta yaklaşık 8.000 kelime vardır. Kelimelerin anlamlarının iyi anlaşılması için deyimlerden, atasözlerinden ve şiirlerden, hatta bazı Ayet ve Hadis-i Şeriflerden örnekler verilmiştir. Bu yönüyle eser, bir kültür hazinesi değerine kavuşturulmuştur. Eserde yer alan harita ise, Türk Dünyası ile ilgili olarak yayınlanan ilk haritadır. Haritada; dağlar kırmızı, denizler yeşil, ırmaklar mavi, kumluk alanlar sarı renkle gösterilmiştir. Türklerin oturdukları bölgeler ve komşularının isimleri özenle belirtilmiştir.

Eser, güneşle birlikte, kültürün de doğudan dünyayı sardığının önemli bir göstergesidir. Divan-ü Lügat-it-Türk, Türk Milleti’nin yalnız savaş meydanlarında değil, kültürel alanlarda da önder, öncü ve örnek olduğunu gösteren bir abidedir.

KÂTİP ÇELEBİ

KATİP ÇELEBİTürk bilgin ve yazarı(1609–1657)İstanbul'da doğan Kâtip Çelebi bir süre medresede okudu, devlet hizmetinde çeşitle görevlerde bulundu, orduyla birlikte seferlere katıldı. Onyıl kadar süren devlet hizmetinden sonra, kendini bütünüyle bilim çalışmalarına verdi. Bu arada bazı devlet ileri gelenlerinin çocuklarına özel dersler verdi. Tarih, coğrafya, bibliyografya, sosyoloji konularında kitaplar yazdı. Arapça, Farsça ve Latince bilen Kâtip Çelebi Hacı Halife diye de bilinir. Önemli yapıtları: Keşf üz-Zünun (Bibliyografya Sözlüğü), Takvim üt-Tevarih (Tarihlerin Takvimi), Cihannüma (Coğrafya Kitabı), Fezleke (1592–1654 Yılları Arası Osmanlı Tarihi), Tuhfet ül-Kibar fi Esfar-il-Bihar (deniz Seferleri Hakkında Büyüklere Hediye) ve Mizan ül-Hakk'tır.

KAZIM KARABEKİRKAZIM KARABEKİR

Türk asker ve bilim adamı(İstanbul 1882-Ankara 1948) Jandarma generali Mehmet Emin Paşa’nın oğludur.1882 tarihinde İstanbul’da doğdu. Fatih Askeri Rüştiyesi’ni, Kuleli Askeri İdadisi'ni, Harbiye ve Erkani Harp Okulu'nu bitirdi. Askeri okul ardından 1905 yılında Kurmay subay olarak Manastır'a atandı. Burada Enver Paşa ile birlikte İttihat ve terakki Cemiyeti’nin bir şubesini kurdu.

Hareket Ordusu ve Balkan Savaşları’nda çeşitli görevler aldı. Çanakkale savaşına 14.Tümen komutanı olarak katıldı.1915 te albay oldu.1917 de Diyarbakır 2.kolordu kumandanlığına atandı. Bu görevde gösterdiği üstün başarı nedeniyle 1918 yılında generalliğe yükseltildi. İstanbul’a çağrılarak burada görevlendirildi. Ancak kendi isteği ile Doğu Cephesi’ne geri döndü.

1918 Brest-Litovsk barışıyla savaştan çekilen Çarlık Rusya ordularının  yerine yöreye el koyan ermeni askeri birliklerinin elinden Erzurum ve Erzincan'ı geri aldı. Aynı yıl Sarıkamış, Kars Gümrü, Karaköse'nin ele geçirilmesinde ki başarısı üzerine mirlivalığa (Generalliğe) yükseltildi. Komutasındaki ordu ile Ermenistan ve İran Azerbaycan'ına girdi ve İngilizleri buradan çıkardı. Mondros mütarekesi (30 Ekim 1918) sırasında kendisine teklif edilen Genelkurmay Başkanlığı görevini kabul etmeyerek Anadolu'da görev almak istedi. Önce Tekirdağ da ki XlV. Kolordu komutanlığına ,ardından da Erzurum’daki  XV.kolordu komutanlığına atandı.(Nisan 1919) Erzurum Kongresi’nin 23 Temmuz–17 ağustos 1919) toplanmasında önemli rol oynadı

Mustafa Kemal Paşa Samsun'a çıktığında ,Karabekir bu görevde bulunuyordu. Kurtuluş Savaşı’nın başlatılması ve yürütülmesinde etkin görevler aldı. Ermenileri yenerek barışa zorladı. Doğuda güvenliği sağlayınca emrindeki askeri malzemeyi ve orduyu batıya gönderdi.1920 yılında tümgeneral oldu. Kars Antlaşması görüşmelerine Ankara Hükümeti'nin temsilcisi olarak katıldı. Kurtuluş savaşı sonunda Ankara'da l. Ordu Müfettişliğine atandı. Aynı zamanda TBMM de Edirne milletvekili idi, Zaferden sonra İstanbul milletvekili oldu.

Atatürk'e karşı bazı Paşalarla Terakki Perver Cumhuriyet fırkasını kurdu.1924 yılında Partinin liderliğine seçildi. Partisi tüzüğündeki bir maddeyle, yönetimi dinsizlikle suçladığı gerekçesiyle 1925 yılında Bakanlar Kurulu Kararı ile kapatıldı. Bu partinin kapatılması ile bir müddet politikadan uzak durdu.1926 yılında İzmir Suikastı ile ilgili olarak tutuklandı. Suçsuz bulundu. Bu olaydan sonra 1927 de emekliye ayrıldı ve Politikaya atıldı.1938 de yeniden İstanbul Milletvekili oldu.1946 da TBMM Başkanlığına seçildi.1948 de öldü.

Başlıca eserleri: İstiklal Harbimizin Esasları(1933),Cihan Harbine Neden Girdik, Nasıl Girdik, Nasıl İdare Ettik?(1937),İstiklal Harbimiz (1960),İttihat ve terakki cemiyeti 1896–1909 (1982) adlı çalışmaları Mahur Türkyılmaz marşı ve Çergah İstiklal Marşı adlarında güftelerini yazdığı çoksesli iki marşı, kimi manzumeleri ve tiyatro oyunları da bulunmaktadır.

KELOPATRA (İ.Ö.69-30)

Bu adı taşıyanların yedincisi olmasına karşın en ünlüsüdür.12.Ptelomaios 'un vasiyeti üzerine ve ülkenin geleneklerine göre erkek kardeşi 13. Ptolemaios ile evlenerek tahta çıktı.(İ.Ö.51) Eşi olan kardeşi ile aralarında başlayan iktidar mücadelesi yüzünden başkent İskenderiye'den ayrılmak zorunda kaldı. Eski durumunu elde edebilmek için ordu toplayarak İskenderiye üzerine yürüdüğü sırada Roma  İmparatoru Sezar İskenderiye ye girdi.(İ.Ö.48).Cleopatra ,Sezar’ı kandırarak kardeşinin iktidarına yeniden ortak oldu. Bu duruma başkaldıran kardeşi 13.Ptelomaios Sezar'a yenilince iktidar tek başına Cleopatra’ya kaldı. Cleopatra Sezar’la Nil boyunca ilerleyerek Habeşistan'a girdi. Daha sonra Sezar'la Roma ya gitti ve Sezar'ın ölümüne tek Roma da kaldı. Roma İmparatorluğu içerisinde baş gösteren Octavianus-Antonius çekişmesinde Antonius'un tarafını tuttu. Doğunun yönetimini elinde tutan Antonius'u etkileyerek onunla yaşamaya başladı. Bu arada büyük zaferler kazanarak Mısır'ın sınırlarını genişletti. Ancak İ.Ö.31 yılında Octavianus ,Cleopatra ve Antonius'u yenince Mısır'da Antonius ile birlikte intihar etti.

Birçok dil bilen Cleopatra  hükümdarları etkilemesi ve göz kamaştırıcı yaşamı ile tarihte ün kazanmış ve birçok tiyatro ve sinema eserine konu olmuştur.


KOCA YUSUF ( 1857 - .... )

Koca YusufÜnünü bütün dünyaya yayan büyük pehlivan. 1857 yılında Şumnu'nun Karalar köyünde doğdu. Ufacık bir çocukken köyde danalarla boğuşmaya başladı, sonra kispeti ayağına geçirip güreşmeye koyuldu. Ünü önce Deliorman'ı, sonra Kırkpınar'ı kapladı. Türk güreşinin gelmiş geçmiş en büyük pehlivanı olarak ortaya çıktı. Avrupa ve Amerika'da yaptığı bütün güreşleri kazandı. 1898 yılında Amerika'dan dönerken bindiği vapurun batması sonucu öldü. Mezarı dahi yoktur.

Koca Yusuf yalnız Türk güreşinde değil, güreş dünyasında da büyük bir zirvedir. Er meydanları Koca Yusuf'u, güreş tarihimizin en büyük pehlivanlarından biri olan ve 26 yıl Kırkpınar'ın başpehlivanlığını elinden bırakmayan ünlü Kel Aliço'nun karşısında tanıdı ilk kez. 27'inci yılda da başpehlivanlığı rakipsiz alacağını umarak Kırkpınar'a gelen Kel Aliço burada “Başa güreşeceğim” diyen Deliormanlı Yusuf isminde körpe bir çocukla karşılaştı.

Herkes er meydanlarının pek yaman kurdu Kel Aliço'nun bu “tüysüz kızan”ı karşısına çıktığına pişman edeceğini umuyordu. Ancak Deliormanlı Yusuf, öylesine yaman bir güreş çıkarıyordu ki, buna Kel Aliço da şaşırmış ve güreş âlemindeki meşhur gaddarlığını dahi ortaya koymaktan çekinmemişti.

Ancak saatler uzayıp gittiği halde Aliço neticeyi lehine çeviriyordu. Üstelik ilerlemiş bir yaşta bulunan ünlü pehlivanda yorgunluk alametleri baş göstermeye başlamış ve durumu tehlikeye düşmüştü. 26 yılın başpehlivanı Aliço'nun böyle bir pehlivana yenilerek güreş dünyasındaki tahtını kaybetmesine kimsenin içi razı gelmiyordu. Havanın kararmasını fırsat bilenler güreşi yarıda bıraktırmak istediğinde Aliço'nun gür sesi er meydanını kapladı:

– A be burası Kırkpınar'dır... Er meydanıdır buncağaz. Burada yenişene kadar güreş tutulur. Zift fıçıları, çıralar ne güne duruyor? Tutuşturun oncağazları... Pişmiş güreş bırakılır mı hiç? Bu kızancağıza yenilmek kaderimde varsa bırakın yensin beni... Hem ben artık bu er meydanlarından çekileceğim. Aliço'yu yenmek talihini bir daha bu Yusufcağız nerede bulacak?

Aliço'nun bu sözleri Yusuf'u öylesine duygulandırmıştı ki, gözyaşlarını tutamadı ve büyük ustanın eline sarılıp öptükten sonra titrek bir sesle ona adetâ yalvardı:

– Ustaların ustası, pehlivanların pehlivanı, Koçyiğit ağam benim! Gel bırakalım şu güreşi. Sözlerinle yendin sen beni. Elimde ayağımda derman komadın. Bu söylediklerinden sonra ben seni tutamam gayri. İstersen sen tut beni, vur sırtımı yere...

Aliço da meydanı çevreleyen kalabalığı teşkil edenler gibi çok duygulanmıştı. Nerede ise ağlayacaktı. Deliormanlı Yusuf'un alnına sıcak bir bûse kondurdu:

– Bu meydan bundan sonra senindir artık. Senin gibi bir pehlivan ortaya çıktıktan sonra gözüm arkada kalmadan ayrılacağım buralardan. Ödül de, başpehlivanlık da senindir. İkisine de güle güle sahip ol. İkisi de sana helal olsun oğul, dedi.

Ve o günden sonra Türk güreşinde Koca Yusuf'un devri başladı. Er meydanlarında kasırgalar yaratıp rakip tanımayan bir kuvvet olarak ortaya çıkan ve yalnız cüssesinden ötürü değil, güreş değerinden ötürü de “Koca” sıfatını alan büyük Türk pehlivanı yenecek rakip bırakmadı. Bunu fırsat bilen açıkgöz organizatörler onu Avrupa'ya götürdüler. Avrupa’dan sonra Amerika'da yaptığı güreşleri de kazanan ve dünyanın en ünlü pehlivanlarını sıraya dizen Koca Yusuf'a Amerika'da milyoner bir kadın âşık olmuştu. Bu kuvvet ilahından çocuk sahibi olmak istiyordu. Yusuf bunu işittiği zaman, “Ben buraya damızlık gelmedim” diye kükredi.

Avrupa ve Amerika'daki güreşlerinden 800 altın kazanmıştı Koca Yusuf. Bunları kemerine yerleştirip Fransız bandıralı La Buorgogne vapuru ile yurda dönerken bindiği gemi Atlas Okyanusu'nda sis yüzünden İrlanda bandıralı Cromartyshre gemisiyle çarpıştı. 721 yolcunun bulunduğu La Buorgogne, kaşla göz arasında sulara gömülüvermişti.

Bu kez denizin içinde bir panik başlamıştı. Denize dökülenler, filikalara atlayıp canlarını kurtarmak istiyorlardı. Koca Yusuf da can havliyle bir filikanın kenarına yapışmıştı. Filika ‘da bulunanlar onun heybetli vücudu ile sandalı devirmesinden korktular. Önce yüzüne, kafasına kürekle vurmayı denediler. Fakat dev yapılı adamın çelik pençeleri sanki filikaya kilitlenmişti. Yarılan kafasından ve suratından akan kanlar posbıyıklarının üzerine doğru iniyordu. Onun bu hali filikada bulunanlara daha büyük bir dehşet vermişti. İçlerinden canavar ruhlu bir tanesi filika içinde bulunan ve ipleri kesmek için kullanılan ufak bir baltayı kaptığı gibi o çelik pençelere vahşi bir ihtiras içinde rasgele indirmeye başladı. Bileklerinden kesilip kopan o çelik pençeler gevşedi ve Koca Yusuf'un o dev vücudu Atlantik Okyanus'unun derinliklerine doğru gömülüp gitti...

KOLOMB KRİSTOF

kristof kolomp1450–1506 yılları arasında yaşamış Amerika kıtasını bulan Cenovalı denizci. Cenova’da doğdu, babası dokumacıydı.Pavia Üniversitesi’ne girmiş burada astronomi, geometri, kozmografya okumuştur.

Cenova'da bulunduğu sıralarda 19–20 yaşlarında ilk olarak denize çıkmaya başlamıştır. Ege Denizi’ne bir iki gezi yapmıştır.

Dünyanın yuvarlak olduğunu ve sürekli batıya giderek sonunda doğuya ulaşılabileceğini düşünüyordu. Bu nedenle Portekiz kralından bu yolculuk için malzeme istedi. Ancak önerisi kabul edilmeyince aynı öneriyi İspanyol hükümdar lar Castillalı İsabel ile Aragonlu Fernando'ya yaptı. Ayrıca Amiral Unvanı, keşfedilecek topraklarda kral vekilliği ve elde ettikleri zenginliklerin onda birini de istedi. Uzun tartışmalar sonunda onları ikna ederek Santa Maria, Pinto ve Nino adlı gemilerle 1492 yılında Palos'tan yola çıktı sürekli batıya giderek iki ay sonra bugünkü Watling Adası'na ulaştı. Batıya yolculuğunu sürdürerek Küba ve Haiti'ye geldi. İspanya’ya geri dönerek 17 gemi ile tekrar denize açıldı. Üç yıl kadar süren yolculuğunda Venezüella ve Kolombiya kıyılarına vardı. Bu arada Haiti valisi ile bozuşunca onun tarafından zincire vurularak İspanya'ya geri getirildi. Üçüncü kez denize açıldığında Honduras kıyılarını buldu. Ancak saraydaki tüm desteğini yitirmişti. İspanyaya dönerek yoksulluk ve düş kırıklığı içinde öldü.

..

...

Lütfen Paylaşalım

.

site ekle site ekle http://www.iyisayfa.net/